b) Bu söz başka bir önermeyi daha gerektirir: “Hareketsiz ve sabit hiçbir anlayış yoktur.” Nitekim felsefî hermönetikte bu önerme özellikle belirtilmiştir. Halbuki tüm beşerî anlayış ve tefsirler değişken ve gayri sabit ise hermönetikin “hareketsiz ve sabit hiçbir anlayış yoktur” hükmü de değişebilir olacaktır. Yani bu cümle, herşeyden önce kendisini yanlışlayacak şekilde çelişkili ve paradoksaldır. Dolayısıyla eğer insanın anlayışının göreceliliğini tümel kabul edersek hiçbir sabit anlayış kalmayacak ve başta bu iddia olmak üzere beşerî bilimlerin tamamı yıkıma uğrayacaktır. (Rızâyî Isfehanî, Mantık-i Tefsir-i Kur’an, 1390: 4/305).
c) Bir metnin müellifi ifadeyi anlama yolunda belli bir yöntem veya şahıslarla sınırlandırılırsa belirlenmiş mecra dışında onun muradını anlamak hiçbir zaman mümkün olamayacaktır. Diğer bir ifadeyle, müellif bu işle zikredilen çerçevenin dışına çıkmış her çıkarıma bâtıl mührünü vurmuş demektir. Kur’an-ı Kerim, Masumları (a.s) ayetlerini açıklamayı üstlenmiş kişiler olarak tanıtmaktadır:
“اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ اِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ”
“Bu Kur’an’ı, insanlara indirileni onlara açıklaman için sana indirdik.” (Nahl 44)
Aynı şekilde Kur’an’ı anlamada muhtemel âfetleri önleme bakımından müteşabihleri muhkemlere rücu ettirme ve mantıksal bürhan ve akla tâbi olma gibi metotları önermektedir. Müellif tarafından tayin edilmiş bu sınırların dışına çıkmak ve kurala bağlanmamış diğer ihtimallere yönelmek bizi konuşanın maksadından uzaklaştıracaktır. Halbuki kutsal metinlerde metni okuyan için ilahî iradeyi keşfetmekten başka bir hedef tasavvur edilemez.
3. Vahye Nâsutî Bakış
Kur’an dili üzerinde yapılacak araştırmanın en önemli boyutlarından biri de “vahiy” meselesine bakış yöntemidir. Çünkü bir araştırmacının bu alanda Kur’an’a ilişkin diğer inançları onun vahyin çerçevesiyle ilgili görüşünden etkilenecektir. İslam’ın öğretilerine göre, Kur’an olarak Allah Rasülü’ne (s.a.a) nazil olan şeyin hepsi gönderilmiş vahyidir ve Allah Teala tarafındandır. Bu durumda karşımıza temel bir soru çıkmaktadır: Muhammed Arkun’un, Müslüman bir Kur’an araştırmacısı olarak vahiy konusunda bundan başka bir inancı mı vardır? Bu soruya cevap verebilmek için onun bu konuda dile getirdiği bazı görüşleri gözden geçireceğiz. Şöyle yazar:
“Allah’ın kelamı, Tevrat ve İsa’da tecelli ettiği gibi Kur’an’da da görülmektedir. Bu nedenle Muhammed’e (s.a.a) nazil olan vahiy bir kez daha ‘Ehl-i Kitap’ karşısında görünür hale gelerek onları mücadeleye çağırır. Bu defa bir inanç ilkesini dogmatik biçimde başka bir inanç ilkesinin karşısına geçiren polemik mücadelesi yerine bilgiye dayalı tartışmadan bahsetmektedir. Yani ya ‘Kur’anî vahiy’ hakiki vahyi taklit eden sırf insanî bir beyandır ve bu durumda neden böyle bir taklidin hakiki vahyinkine benzer psikolojik, kültürel ve tarihsel sonuçlar doğurduğu izah edilmelidir ya da Kur’an da aynen Allah’ın kelamıdır ve Hıristiyanların kurtuluş basamakları olarak adlandırdığı şeyde yeri vardır. Bu durumda da yeni bir ilahiyat geçmişteki benzerini görmezden gelemez.” (Kıraat-i Kur’an, Neşriyye-i Hırednâme-i Hemşehri, sayı 21/56 ve devamı).
Daha sonra “Kur’an’a eleştirel bakış”ın zaruretini vurgulayarak Kur’an okumaları için ona göre çağımızda Kur’an araştırmalarında sorun çözücü olabilecek üç aşama önerir:
1. Kur’an’ın zâhirî düzensizliğinden bâtınî düzenine ulaşmamızı sağlayan linguistik aşama.
2. Kur’an’ın mitolojik yapısını tanımamızı sağlayan antropolojik aşama.
3. Müslümanların bugüne dek çaba sarfettiği kelam, lugat ve irfan tefsirlerinin fırsat ve tehditlerinin açıklık kazandığı tarihsel aşama. (A.g.e.)
Arkun, çalışmalarında, “ümmü’l-kitab”, yani Allah’ın kutsal ve kuşatıcı kelamı ile dil ve biçim sembolizmi ve kendine has semiyoloji vasıtasıyla Hz. Muhammed’e ulaşan Peygamber’e (s.a.a) vahyin tarihselliği arasında mutlaka farklılık bulunması gerektiğine inandığı Kur’an’ın dili bahsinde ısrar eder. Bu tarihsel vahiylerin çeşitli isimler almıştır. El-Kitab, el-Zikr, el-Kur’an, el-Furkan gibi. Arkun aynı zamanda “mushaf” kavramını kullanmaktadır. Ona göre sadece bir fakültenin çeşitli anabilim dallarından yardım alarak ümmü’l-kitab ve mushaf arasındaki bağ somutlaştırılabilir. (Bkz: “Ali Mürşidîzâd, Bâzsâzî-yi İslam ez Mesir-i Şekk-i Dekartî; Mururî ber Ârâ ve Endişehâ-yi Muhammed Arkun” makalesi, Neşriye-i Ahbar-i Edyan, 1385: sayı 2/37). Hulasa Arkun “vahy”i şöyle tarif etmektedir:
“Vahiy, insanın derununda, sınırsız imkanlara sahip, diğer bir ifadeyle beşerin varlığı için ardışıklığı ardından getiren yeni bir anlamın ortaya çıkmasıdır.” (Arkun, el-Fikru’l-İslamî Nakd ve İctihad, 2007: 79).
Vahyin tezahür alanları konusunda da şöyle yazar:
“Vahiy, insanlığın bir grubunun toplumsal tecrübesinin bedenlenmesi olan Buda, Konfüçyüs, Afrikalı bilgeler ve tüm aşkın sesleri kapsar.” (A.g.e., 80)