Yine Arkun’un sakil ve çift taraflı ifadeleri arasında onun “vahyin nebevî tecrübe olduğu”na inandığını çıkarmak mümkündür. Kur’an’ın üç kaynaktan alındığına inanmaktadır:
1.Eski doğu ve Ortadoğu eserleri.
2. Ehli kitabın eserleri
3. Arap halklarının eserleri. (Arkun, Nâfizetun ale’l-İslam, 1996: 72; bkz: Arkun, el-Almene ve’d-Din, 1996: 46).
İnceleme
Bir: Vahyin Buda ve Konfüçyüs’e nispet etmesinden Arkun’un vahiy ve ilhamı birbirine karıştırdığı anlaşılmaktadır. Gönderilmiş vahyi, Allah’ın kelamının kullara iletilmek üzere peygamber aracılığıyla alınması anlamına gelir. Oysa ilhamda muhatabın peygamber olması şart değildir. Herkes onu alabilir.
Arkun’un “vahiy” kelimesiyle, Kur’an’da bal arısına ilham için de kullanılmış lugat manasını kasdettiği iddia edilebilir. Buna cevap olarak, Kur’an ilimlerinde gönderilmiş vahyin anlamı bakımından bu kelimenin gözardı edildiği ve başka her türlü anlamın karineye ihtiyaç duyduğu söylenmelidir.
Bu bir yana, Arkun’un ifadelerinden onun asla vahyin lugat manasını kastetmediği, bilakis muradının vahyin yaygın anlamı olduğu gayet nettir. Nitekim Arkun’un fikirlerini tenkit eden seçkin isimlerden biri şöyle yazar:
“Arkun’a göre esas itibariyle Kur’an diğer metinler gibi özü itibariyle kutsal değildir, aksine Müslümanlar onun üzerine kutsallık perdeleri örtmüştür. Tıpkı Yahudilerin Eski Ahit’e ve Hıristiyanların İncillere yaptığı gibi. Sivil veya yasal her metnin yapıcıları da o sivil veya yasal metne de aynı şekilde davranır.” (Abâkî, el-Kur’anu’l-Kerim ve el-Kıraatu’l-Haddasiyye, 2009: 76).
Daha sonra kendi çıkarımını doğrularken Arkun’un şu sözüne dayanır:
“Bundan dolayı tüm gruplar kendi karmaşık resmî metinlerini Kitab-ı Mukaddes seviyesine çıkarmayı öğrendi.” (Arkun, el-Kur’an mine’t-Tefsiri’l-Mevrus ilâ Tahlili’l-Hitabi’d-Dinî, 2001: 82).
Bazı tenkitçiler de Arkun’un vahye bakışının Müslümanların inancına yabancı ve Hıristiyanlık kültüründen etkilenmiş olduğunu düşünmektedir. (Bkz: Furûğî, el-Akl beyne’t-Tarih ve’l-Vahy, Havle’l-Ademiyyeti’n-Nazariyye fi İslamiyyati Muhammed Arkun, 2007: 175).
İki: Bu görüş, bir Müslümanın asla kabul edemeyeceği tehlikeli ve kimi durumlarda da küfre varan sonuçlar doğurabilir. (Bkz: Sâcidî, Zeban-i Din ve Kur’an, 1385: 279). Bu sonuçların farkında olmayan bu nazariyenin takipçilerinin inançlarında yaşadığı ayak kaymasına vakıf olabilmesi için burada bu sonuçların en önemlilerinden bazılarına işaret edeceğiz:
1. Vahyin Buda ve Konfüçyüs’ü de içine alacak şekilde genelleştirilmesinin icabı, vahyin peygambere gönderilmesi zorunluluğunun ortadan kalkması, hatta gereksizliğidir. Halbuki vahyi alma tekeli, peygamberleri diğer insanlardan ayıran onlara özgü niteliklerden biridir. Dolayısıyla bu özellik umumiyet kazandığı ve herkes için mümkün hale geldiği takdirde artık insanlığın peygambere ihtiyacı kalmayacaktır.
2. Vahyin sınırları bu denli genişletilirse vahiy alma peygambere mahsus olmaktan çıkar ve iddia sahibi başka herkes bu ayrıcalıktan yararlanabilir.
3. Buna göre dinleyende etki uyandırabilecek ve onu Allah’a yöneltebilecek her söz, hatta yalan ve hurafe Allah’ın kelamı telakki edilebilir. Bu güzergahta, nübüvveti ispatlamanın aklî delillerinden olan lütuf kuralı yıkıma uğrayacaktır.
Üç: Arkun Arap kültürünü ve Ehl-i Kitab’ın öğretilerini Kur’an’ın kaynağı olarak tanıtmaktadır. Kur’an’ın cahiliye Arabının kültüründen etkilenmesi nasıl mümkün olabilir? Üstelik onların birçok âdet, fiil ve psikolojisini gayet açık biçimde reddetmişken?[3] Tevrat ve İncil’i Kur’an’ın kaynağı nasıl kabul edebiliriz? Üstelik bu iki kitabın pek çok öğretisi Kur’an’da tenkit edilip düzeltilmişken? Mesela:
1. Kur’an-ı Kerim tevhidi kabul eder ve teslisi reddeder. Oysa İslam’ın ilk çağından günümüze kadar Hıristiyan kültürde teslis ilkesi kabul edilmiştir.
2. Kur’an, Mesih’in Allah’ın oğlu olduğu varsayımını kabul etmez. Halbuki yaygın Hıristiyan kültürde hâlâ onu kabul etmektedir.
3. Kur’an, Yahudi kültürünün aksine Üzeyir’in oğul farzedilmesini reddeder.
4. Kur’an kısası karara bağlamıştır. Mevcut İncil’de ise bu konu reddedilmektedir.
5. Peygamberlerin öykülerinin nakledilmesi Kur’an’da saygıyla ve tertemiz olarak gerçekleşir. Oysa bugünkü Tevrat’ta peygamberlerin hikayeleri onların şanına yakışmayacak biçimde nakledilmiş ve onlara türlü türlü büyük günahlar nispet edilmiştir. (Rızâyî Isfehanî, Mantık-i Tefsir-i Kur’an, 1390: 4/137).